Ülkemizde Kadın Girişimci Olmanın Zorlukları: Felsefi Bir Yaklaşım
Bir sabah, bir kadının girişimci olma yolunda attığı ilk adımlarını düşünün. Hayalini kurduğu bir iş fikri, tüm potansiyelini hayata geçirebileceği bir dünya, bir iş alanı… Ancak bir adım daha attığında, karşında neyle karşılaşır? Hangi engeller onu bekliyor? Bu soruyu sormak, bazen sadece kadın girişimciliği değil, toplumların yapısal eşitsizliklerini, insanın özgürlüğünü ve toplumsal adalet anlayışını sorgulamayı gerektirir. Ülkemizde kadınların girişimci olma yolunda karşılaştığı zorluklar, sadece ekonomik engeller değil, aynı zamanda etik, epistemolojik ve ontolojik sorularla da iç içe geçmiştir.
Kadınların iş dünyasında, özellikle girişimcilik alanında yaşadıkları zorluklar, yalnızca bireysel bir başarısızlık hikayesinden ibaret değildir. Bu zorluklar, toplumsal normlar, değerler ve güç dinamikleriyle şekillenen çok daha büyük bir yapının parçasıdır. İşte, bu yazı, kadın girişimciliğini felsefi bir bakış açısıyla ele alacak, etik ikilemlerden bilgi kuramına kadar derinlemesine bir inceleme yapacak ve günümüzün toplumsal yapılarındaki yeri üzerine düşündürecek.
Etik Perspektif: Kadın Girişimciliğinin Toplumsal Sorumluluğu ve Adalet Anlayışı
Kadın Girişimciliği ve Etik İkilemler
Kadınların girişimcilik yolculuğunda karşılaştıkları zorlukların ilk ve en temel yönlerinden biri, toplumsal cinsiyet temelli etik ikilemlerdir. Erkeğe göre “yapılması daha uygun” olan şeylerin, kadına yönelik toplumsal beklentilerle çelişmesi, kadın girişimciliğini zorlu bir etik sınav haline getirir. Kadın girişimciliği genellikle, geleneksel olarak erkeklere atfedilen “başarı”, “liderlik” veya “güç” gibi kavramlarla çatışır. Bu tür bir çatışma, kadın girişimcilerin işlerini kurarken karşılaştığı toplumsal normlardan ve eleştirilerden beslenir.
Örneğin, iş hayatında başarılı bir kadın liderin çevresindekiler tarafından nasıl algılandığını düşünelim. Bir erkeğin liderliği, doğal bir özellik olarak görülürken, aynı özellikler bir kadında “agresiflik” veya “soğukluk” gibi olumsuz etiketlerle damgalanabilir. Bu durum, kadının girişimcilik yolunda karşılaştığı etik bir ikilem oluşturur: Kendisini toplumsal normlara uyan bir şekilde mi sunmalıdır, yoksa toplumsal eleştirilerle yüzleşerek daha güçlü bir liderlik sergilemeli midir?
Toplumsal Adalet ve Eşitlik
Kadın girişimciliğinin bir diğer etik boyutu, toplumsal adalet ve eşitlik arayışıdır. Felsefi anlamda adalet, bireylerin eşit haklara ve fırsatlara sahip olmalarını gerektirir. Ancak, kadınların iş dünyasında erkeklere göre daha az fırsata sahip olduğu bir dünyada, kadın girişimciliği adaletin ihlali olarak görülebilir. Burada, Rawls’un Adalet Teorisi devreye girebilir. Rawls, eşit fırsatların sağlanmasını savunur ve toplumların, dezavantajlı gruplara (kadınlar gibi) öncelik vererek eşitlik sağlamalarını önerir. Ancak, ülkemizde kadın girişimciliği genellikle pek çok engelle karşılaşmaktadır. Kadınların, erkeklerle aynı fırsatlara sahip olmaması, toplumsal adaletin eksik olduğu bir durumdur.
Epistemolojik Perspektif: Kadınların Bilgiye Erişimi ve Karar Verme Süreçleri
Bilgi ve Güç: Kadınların İş Dünyasında Karar Verme Yetisi
Epistemoloji, bilginin doğasını, kaynağını ve doğruluğunu sorgulayan bir felsefe dalıdır. Kadınların iş dünyasında karşılaştığı zorluklar, aynı zamanda bilgiye erişim ve güç dinamikleriyle ilgilidir. Kadınlar, genellikle erkeklerin hâkim olduğu bir sektörde varlık göstermeye çalıştığında, bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyi etkili bir şekilde kullanmak konusunda engellerle karşılaşabilirler. Kadın girişimciler, doğru bilgilere ve doğru kaynaklara ulaşmakta güçlük çekebilir, çünkü toplumsal olarak onlara genellikle “daha az bilgiye sahip” oldukları, daha az deneyim kazandıkları ve “erkeklerin kararları” gibi düşüncelerle karşılaşırlar.
Kadınların iş dünyasında karşılaştığı bilgi eksiklikleri, karar alma süreçlerini de etkiler. Kadın girişimciler, çoğu zaman erkek egemen karar alma mekanizmalarına katılmaya davet edilmezler ve bu durum, onların stratejik kararlar alma yeteneklerini sınırlayabilir. Bir başka deyişle, kadın girişimciler, “epistemik adalet” ilkesine tam anlamıyla sahip olamayabilirler. Epistemik adalet, insanların bilme hakkına sahip olduğu ve bu hakkın eşit bir şekilde dağıtılması gerektiği bir anlayışı ifade eder. Ancak, kadınların bilgiye erişimindeki eşitsizlik, onlara yönelik ekonomik fırsatların daralmasına yol açar.
Kadınların Bilgi Üretimindeki Rolü ve Değişen Paradigmalar
Günümüzde, kadın girişimcilerin bilgi üretimi ve paylaşımı konusundaki yeri giderek daha fazla ön plana çıkmaktadır. Örneğin, teknoloji sektöründe kadın girişimcilerin sayısındaki artış, kadınların bilgi üretimindeki katkılarının arttığını gösteriyor. Ancak, bu alanda da hala erkeklerin hâkimiyetinde bir sektör olduğu gerçeği ortadadır. Michel Foucault’nun bilgi ve iktidar arasındaki ilişkiyi vurguladığı çalışmaları, bu noktada çok önemli bir yere sahiptir. Foucault, bilgi üretiminin her zaman iktidar ilişkileriyle iç içe olduğunu ve bu ilişkiyi alt etmenin ancak bilgiye erişimin ve bu bilgiyi kullanma gücünün paylaşılmasıyla mümkün olabileceğini savunur. Kadın girişimcilerin bu bilgiyi nasıl kullandığı ve hangi koşullarda kullanabildiği, onların iş dünyasındaki güçlerini belirleyen unsurlardan biridir.
Ontolojik Perspektif: Kadın Girişimciliği ve Kadın Kimliği
Kadın Girişimciliğinin Varoluşsal Sorunları
Ontoloji, varlık ve varoluş üzerine düşünürken, kadın girişimciliği bir varlık sorusu yaratır: Kadın girişimci olmak, kadın kimliğiyle ne ölçüde örtüşmektedir? Kadınların girişimci olma süreci, sadece dışsal engellerin değil, aynı zamanda varlıklarının da yeniden inşa edilmesi gereken bir süreçtir. Girişimci olmak, belirli bir toplumsal kimlik ve rol gerektirir, ancak bu roller, kadınlara genellikle daha az tanınır. Kadınların girişimci olmaları, toplumsal yapının onlara yüklediği kadınlık kimliğinin, bazen “eril” iş dünyasında yeniden şekillendirilmesi anlamına gelir.
Burada, Simone de Beauvoir’un “Kadın doğulmaz, kadın olunur” anlayışını hatırlayabiliriz. Beauvoir, kadın kimliğinin toplumsal olarak inşa edilen bir olgu olduğunu savunur. Kadınların girişimci olmaları, sadece biyolojik değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm sürecini de gerektirir. Kadınlar, toplumun onlara biçtiği geleneksel rollerin ötesine geçerek kendi kimliklerini ve iş dünyasındaki yerlerini bulmaya çalışırlar. Ancak bu yolculuk, içsel ve dışsal pek çok engel ve çatışma ile doludur.
Kimlik, Güç ve Toplumsal Yapılar
Kadın girişimcilerin karşılaştığı bu varoluşsal sorular, aynı zamanda toplumsal yapıların bir yansımasıdır. İş dünyasında kadın kimliği, güç ve toplumsal normlarla şekillenir. Kadınlar, toplumsal olarak “girişimci” olma hakkını kazandıklarında, toplumun algılarında ve kendi algılarında bir değişim yaşarlar. Bu dönüşüm, ontolojik bir mücadeleye dönüşür. Kadınlar, iş dünyasında daha fazla yer almak istedikçe, kimliklerini nasıl şekillendireceklerini ve toplumsal normlara karşı nasıl duracaklarını yeniden tanımlarlar.
Sonuç: Kadın Girişimciliği ve Geleceğin Sosyal Adaleti
Kadın girişimciliği, sadece ekonomik bir başarı hikayesi değil, aynı zamanda felsefi, toplumsal ve varoluşsal bir sorgulama alanıdır. Kadınların iş dünyasında karşılaştığı zorluklar, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, bilgiye erişim eksiklikleri ve varoluşsal engellerle şekillenir. Bu, yalnızca bireysel bir çaba değil, aynı zamanda toplumun tüm yapısını sorgulayan bir harekettir.
Kadın girişimciliği üzerine düşünürken, iş dünyasında kadınların karşılaştığı engelleri aşmak için adalet, eşitlik ve fırsat eşitliği sağlayan bir sistemin nasıl kurulabileceğini sormak gerekir. Gelecekte kadınların girişimci kimliklerini kabul ettirebilmeleri, bu yapıları dönüştürmelerine ve toplumsal normları yeniden şekillendirmelerine bağlıdır. Peki, bizler, kadınların iş dünyasında tam anlamıyla eşit fırsatlarla yer alabileceği bir dünya yaratmak için ne kadar hazırız?